Tanım
BLOĞUMDA YAŞAMA DAİR NE VARSA HEPSİNE YER VERECEĞİM
Bağlantılarım
»
»
»
»
|
SADAKONUN TURNALARI
BU BİR KAMPANYADIR.
Japonya’nın Hiroşima kentinde 1943 yılında doğdu Sadako Sasaki. Yaşadığı şehre atom bombası atıldığında Sadako henüz iki yaşındaydı.... Binlerce insanın ölümüne yol açan radyoaktiviteden 10 yıllık bir hüzünlü yaşam ancak çalabildi .( Ne garip şey insanın öz ömrünün hırsızı olması….) Lösemi belası !!!
Japon inanışlarına göre hasta bir çocuk eğer kağıttan 1000 turna yaparsa hastalığından kurtulacağına ve dünyaya barışın egemen olacağına inanılmaktadır. Sadako kağıttan turnalarını katlamaya başladı, yaşamının kurtulacağına, dünyaya barışın egemen olacağına dair tüm umuduyla 644 turnayı ancak bitirebildi. 12 yaşın tazeliğinde, takılıp kağıttan turnalarının ardına, gözlerini yumup, kanatlarını açtı…. Sadako, katladığı bütün turnaların kanatlarına barış mesajları yazmıştı. Onun kanatlarına ise General Mac Arthur “ölüm” yazmıştı…
***
Yıllar sonra bizimde çok sayıda Sadako’larımız oldu !!! Karadeniz’imizi kasıp kavuran radyoaktif sızıntıyı görmezden gelen yetkililer, bölgenin her tarafına sinen o korkunç ölümü perdelemek için gözlerimizin içine baka baka binlerce yalan söylediler!!!
Bu gün karadeniz bölgemizde onkoloji servislerinde onlarca Sadako kağıttan turnaları dahi katlayamayacak kadar mecalsiz o korkunç sonu beklemektedirler.
Ve birde kazım KOYUNCU’muzu kurban verdik o belaya, oda küstü ve alıp o güzelim türkülerini, bir turnada o olup, çırptı kanatlarını….
***
Bir daha savaşların,kavgaların, ekonomik çıkarların, siyasi rantların yeni Sadako’lar yaratmaması dileklerimle….
SADAKONUN TURNALARI
Kapıları çalan benim, kapıları birer birer. Gözünüze görünemem, göze görünmez ölüler. Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar.
Saçlarım tutuştu önce,gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu. Benim sizden kendim için hiçbir şey istediğim yok. Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk.
Çalıyorum kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler
N.HİKMET
“Kim yaktı gözlerindeki gülüşü?” Diye sordum ona. “ ダグラス・マッカーサ “ dedi. Büyük devlet adamıydı Mac Arthur! Küçük çocukları öldürebilecek kadar büyük!Yüz binlerce yıldızı söndürebilecek kadar güçlü!
.........
Uzakdoğulu bir kızı sevmiştim
Sadako’ydu adı,
Sene bin dokuz yüz kırk beşti.
Japonya’da,
Bir pirinç tarlasında
Çocukluğumuzu
Ve
Umudumuzu serip suyun içine,
Çılgınca sevişirdik üzerinde
***
/ Gökten bir dev indi
Güvercinimin üzerine - 2 yaşında bir hayat, kocaman bir umuttu -
Dev,
Sim siyah bir buluttu
Çocukların hayallerini yuttu/
***
Sonra
Radyasyonla yıkadılar onun umutlarını
Önce oyuncaklarımızdan yakıldık,
Ellerimizden,
Gülen yanlarımızdan.
Onun gözleri çekikti, ufacıktı. / daha az yanar sanmıştım
Kendimi kandırmıştım..
***
Sonra kağıttan turnalar yolladı bana
Altı
Yüz
Kırk
Dört
Tane saydım
En son o turna oldu, altı yüz kırk beşinci.
Barış yazılıydı
Uçup geçti yüreğimden.
Kanatlarından öptüm....
asi ve mavi 36
Sevgili arkadaşlar, gelin güzel bir şey yapalım. İlk önce LÖSEV'e Üye olalım. Gönüllü üyelikte yapacağımız tek şey yıllık 16 YTL aidat ödemek ve kan grubu bilgilerimizi sitedeki forma doldurmak. Yıllık 16 YTL aidatla lösemili bir küçük çocuğumuzun elinden tutmaya ne dersiniz?
Kağıttan turnalar katlayalım ve bu turnaları bir adreste yığıp, yurdumuzdaki tüm hastanelerin onkoloji servislerini dolaşacak şekilde yollayalım. Oradaki hasta çocuklarımızı da bu kampanyaya dahil ederek turnaları yine aynı adreste toplayıp tarihin en büyük nükleer felaketini yaşamış Japonya’ya gönderelim.
Bu turnaların bir kısmını Sadako Sasaki’nin anıtına bıraktıralım, bir kısmını da Nükleer yapılanmayı protesto amacıyla ABD, Rusya ve Nükleer yapılanmayı sürdüren ülkelerinin devlet başkanlarına yollanmak üzere Hiroşima belediye başkanına teslim ettirelim.
Eğer bu kampanyanın olabilirliliğine inanıyorsanız ve destek olmayı düşünüyorsanız lütfen görüşelim.
Lösemili çocuklar vakfı site adresi : http://www.losev.org.tr/turkce/index.html
| BAĞIŞLARINIZ İÇİN LÖSEV HESAP NUMARALARI |
|
0660 |
|
|
0661 |
|
|
0662 |
(EURO) |
| TÜM BANKALARDAN HAVALE ÜCRETİ ÖDEMEDEN |
LÖSEV-Lösemili Çocuklar Vakfı
Reşit Galip Cd. İlkadım Sk. No:14 06700 Gaziosmanpaşa / ANKARA
Tel: 0 312 447 06 60 Faks: 0 312 447 68 33 Tel: 0 212 268 68 68 Fax: 0 212 282 65 01
Diğer bağlantı adresleri ve telefon numaraları : http://www.losev.org.tr/turkce/t-bizeulasma.html linkinden alınabilir.
losev@losev.org.tr
|
Tarih: 23:04, 26/9/2007 |
Yorum (9) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
EFLATUN

Eflatun'un 2400 yıl önce söylediği bu söz günümüz için ne kadar geçerli bir söz değilmi?Yıllardır aynı şekilde yönetiliyoruz ve razıyız böyle yönetilmeye,yapılacak seçimde değişen ne olacak kocaman bir hiç.Seçim sonrası sadece oynayan kuklalar değişecek.Derin Devlet derinliğini koruyacak ve bizi yönetmeye devam edecek.Yıllardır basiretsiz parti yöneticilerinin Ülkeyi getirdikleri durum ortada ve gene sorumluluk halka yıkılıyor.Halk olarak gerekeni yapmalıyız.....
|
Tarih: 01:24, 16/5/2007 |
Yorum (18) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
1MAYIS

Savaşsız, sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü herkesin işi- aşı ve geleceğinin aydınlık olacağı bir dünya içinde yaşamak dileğiyle.Kutlu olsun 1 Mayıs....
|
Tarih: 01:21, 1/5/2007 |
Yorum (10) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
AKŞAMLARI NE YAPIYORSUNUZ
Dümdüz bir soru size: Akşamları evde ne yapıyorsunuz?
Koltuğa uzanıp, hiç tanımadığınız Amerikalı dedektiflerle, hiç tanımadığınız Amerikalı haydutları mı kovalıyorsunuz?
Yoksa yerli dizilere kaptırıp hiç bilmediğiniz konaklarda yaşanan hayatları mı seyrediyoruz?
Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat çalışmak kadar beyni yorduğunu biliyor musunuz?
İki türlü hayat var:
1. Yaşanan hayat,
2. Seyredilen hayat,
Akşamlarınız televizyona kilitliyse, bilin ki, hayatı sadece seyrediyorsunuz !
Akşamları evde ne yapıyorsunuz?
Akşamlarınızı nasıl geçiriyorsunuz?
" Pek çoğu gibi biz de çekirdek çıtlatıp saatlerce televizyon izliyoruz " diyorsanız, durup bir düşünün lütfen; dünyaya birkaç kez daha geleceğinize mi inanıyorsunuz?
Böyle bir şey olsaydı, şimdiki hayatımızın bir bölümünü ziyan etmek şimdiki kadar acı sonuçlar doğurmayabilirdi belki.
Ne çare ki sadece bir hayatımız var. Bu da maalesef, çok kısa.
Ortalama altmış yılın yirmi yılı uykuda geçiyor. Kalan kırk yılın yirmi yılı çocukluk, eğitim, vesaire...
Son yirmi yılı da ziyan edersek, bize yaşanacak bir şey kalmaz.
Akşamlarınızı sadece televizyona veriyorsanız, sayılı nefeslerinizden bir bölümünü çöpe atıyorsunuz demektir!
Çünkü televizyon izleyen kişi hayatta değildir, zira hiçbir şey yapmamakta, hiçbir değer üretmemektedir; bu da bir anlamda yaşamamak sayılır.
Ne mi yapmalı?..
1. Ailece kitap okuyun, sohbet edin:
Nasıl tanıştığınızı, ilk nerede görüştüğünüzü, sıkılıp sıkılmadığınızı, nerede nasıl evlendiğinizi, nikah şahitlerinizi, düğününüzü anlatın. Çocuklarınıza, onları hem dinleyin, hem de okumaya çalışın.
2. Gezin:
Gezmek için ille de bir maksat olması gerekmez, en büyük maksat hayatı paylaşmaktır. Yakınsanız deniz kenarına inin, ayaklarınızı denize sokun ve becerebiliyorsanız taş sektirme yarışına girin. Sonra da güneşin pembe gülücükler saçarak batmasını seyredin. (İnanın televizyon seyretmekten çok daha keyifli ve dinlendiricidir) Ormanda hep birlikte yürüyün, ağaçlara isim takın, yol boyu açan çiçekleri sevin ve çocuklarınıza bunlarla sevmeyi öğretin. (Ama bilin ki hayat öğrenmek ve öğretmekten ibaret değildir. Dinlenmek, eğlenmek gibi olgular da hayatın bir parçasıdır) Çocuklarınızla ilişkilerinizde asla öğretmen tavrı takınmayın. Onlarla arkadaşlık etmek dünyanın en keyifli işidir.
3. Akraba ve komşularla ilgi bağı kurun:
Onlara ya gidin, ya da onları size davet edin. Sohbetiniz televizyonsuz olsun ki tadı çıksın. Birbirinizi gerçekten tanımaya çalışın. Bilirsiniz, " Komşu komşunun külüne muhtaçtır. "
4. Kültürel ve sanatsal etkinliklere katılın:
(Konferans, seminer, sergi, doğru sinema ve tiyatro) Hayatınızı biraz olsun renklendirecek başka şeyler de bulabilirsiniz. Yeter ki isteyin. Bir şeyi çok isterseniz, Allah sebebini halk eder ve çok istediğiniz şeye ulaşırsınız. "Olmaz ki " diye düşünüp taleplerinizi ertelerseniz,hiçbir yere ulaşamazsınız. Aile bağlarının güçlenmesi, paylaşacak şeylerin çokluğuyla mümkündür. Ne kadar çok şey paylaşırsanız aileniz o kadar güçlenecek, o kadar diri duracak ve mutlu olacaktır. Hatıra defterine televizyon dizilerini yazamazsınız. Oraya ancak yaşadıklarınızı yazabilirsiniz. Her gün bir şeyler yaşamalı ve bunları deftere geçirerek geleceğe tarih düşürmelisiniz. Bugün öyle bir hayat yaşayın ki, yarına da kalsın. Torunlarınıza filan anlatacaklarınız olsun.
Ayrıca unutmayın ki; Hayatı biriktiremezsiniz; Ya her anını yaşayacaksınız, ya da ziyan edeceksiniz.
Artık cevap gelsin:
Akşamları ne yapıyorsunuz?..
YAŞIYOR MUSUNUZ, YOKSA SEYREDİYOR MUSUNUZ?
CAN DÜNDAR |
Tarih: 23:12, 18/4/2007 |
Yorum (18) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
FIRAT+DİCLE=MEZOPOTAMYA

Fırat ve Diclenin bereket,medeniyet taşıdığı topraklar Mezopotamya ovası.
Bir şehir düşünün dünyaya hoşgörü,dostluk,barış öğretiyor.Sokaklarında dolaşırken tarih sayfalarında geziniyor gibisiniz.Tarihin inancın,barışın şehri Mardin'in bu mozaiği bozulmaz umarım,geçmişte yaşanan acılar tekrarlanmasın.Gözler şehrin eski sahiplerini arıyor bu tarihi dokuyu bırakıp gidenler dönerlermi yurtlarına?
Ben, Mardin kenti... Kalker ve lavlarla bezeli, teninden başka giysisi olmayan çıplak dağların anayurdu... Taşın ve toprağın ve doğum yerini unutmuş suların, hammaddesi alın teriyle karışmış kerpicin ve mavi bedenli bulutların anası... Meşe ve sakız ağacı, dişbudak, söğüt ve çınar ve kavak, bir de çayırlar süsler kapısı karanlığa kapalı göklerimi... Gecemi ve gündüzümü, çöl ve çölleri kuşatan bozkır rüzgarları donatır... Ayaklarımın ucunda uzanır tarihin babası Mezopotamya. ! Yüzümün bir yanı safran kokulu Deyrulzafaran'dır , bir yanı minaresini asma dallarından ördüğüm Ulu Cami... Gün, ışığını Kasımiye medresesinin kubbesinden döker zamanın aralığına; gece, aydınlığını Reyhaniye camisinin batı cihetini yurt edinmiş Revaklı çarşıdan... Hamurumu kavimler, etnik gruplar, dinsel cemaatler yoğurmuştur. Dicle kız kardeşimdir benim; Mazıdağı, Akçadağ, Dibek ve Karakaş dağları yeğenlerim; Derik, Kızıltepe, Mazıdağı, Midyat, Nusaybin, Savur, Yeşilli, Ömerli, Dicle, Dargeçit ve Hasankeyf çocuklarım... Doğu'nun ve Batı'nın kervanları benim beşiğimde açarlar ipeğin ve hayatın, baharat ve ölümün sırrının kundağını... Ben, bedenini kaleler üzre bina etmiş Mardin , kenti.... Rivayete göre bir adımın da Süryani dilinde ''kaleler'' anlamına gelen ''Marde'' olduğu söylenir. Adıma ''yazılı tarih''te ilk kez İsa'dan sonra 4. yüzyılda yaşamış Ammianus Marcellinus'un yapıtlarında rastlarsınız. Marcellinus, Amid (Diyarbakır ) -Nisibis (Nusaybin) yolundan söz ederken, bu uzun ve çileli yolun ''Izala dağı üstünden, Maride ve Lorne kaleleri arasından geçtiğini '' beyan eder o Su, sözün testisinde soğusun; söz, damağın pınarında maya tutsun. .. Persler , yaylalarımda yayladığında ''Maride '' adımı ''Marde'' olarak kullandılar; Ermeniler ''Mardi'', Bizanslılar ise soğuk pınarlarımın buğdayını biçtiklerinde ''Mardia'' olarak düştüler künyemi. Araplar , geniş kalçalı kısraklarıyla dağlarıma yaslandıklarında ''Maridin '' diye yazdılar adımı. Bugünse imzam, hayatın çift çizgili defterini ''Mardin'' olarak süslemekte.... Ben, taşın ve inancın şiiriyim. Ben, Mardin'im çünkü...Refik Durbaş'ın şiirselliğinde Mardin... |
Tarih: 22:26, 10/4/2007 |
Yorum (11) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Glittery texts by bigoo.ws
|