Tanım
BLOĞUMDA YAŞAMA DAİR NE VARSA HEPSİNE YER VERECEĞİM
Bağlantılarım
»
»
»
»
|
İSMAİL CEM
VEDA Çok ileri bir tarihte Çok yaşlı olarak Sessizce ayrılmalıyım Kimseye pek gözükmeden Ve kimseyi rahatsız etmeden.
Masamın üzerinde Dünden kalan işler Tamamlanmamış yazılar Okunmayı bekleyen kitaplar Ve anılar ve umutlar.
Filleri kuyruğundan çekerek Tepeleri aşırtmaktı görevim Günler bitti filler tükenmedi Ben elimden geleni yaptım Gerisini siz tamamlayın.
Boşa geçmedi hayatım Daha fazlası olabilirdi ama "Buna da şükür" demeliyim İşte sevgili dostlar Ben böyle veda etmeliyim İsmail CEM
Bu yıl ocak ayı çok acımasız,Hrant Dink'in katledilişi ardından Uğur Mumcu'nun katlinin yıldönümü derken İsmail Cem'in ölümü.Sanki acılar sözleşmiş aynı güne,İsmail Cem siyaset dünyamızda entellektüel kişiliğiyle,dürüst ve mükemmeliyetci tavrıyla ender insanlardan biriydi benim için.Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemi anımsıyorum en güzel temsil edildiğimiz yıllardı diye düşünüyorum.İyi insanlar neden acele ederler bu dünyadan göçüp gitmek için,kimi hastalığa yeniliyor kimini katil bir kurşun alıyor,kimini bir bomba parçalıyor.Acı ve hüznü yaşıyoruz,umarım bundan sonraki günlerde yaşanmaz böyle acılar.Umudum odurki bundan sonra değerli insanlarımızı kör kurşunlara teslim etmeyiz,onları yaşarlarken anlayıp gereken özeni gösteririz.Nâzım Hikmet’in dediği gibi, “Türk halkı da her halk gibi, büyük bir halktır.” İnsanseverliğiyle, barışseverliğiyle, demokrasi ve ilerlemeye olan tutkusuyla büyük bir halk.
|
Tarih: 03:39, 26/1/2007 |
Yorum (14) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
HRANT DİNK

Hrant Dink Agos gazetesinin yazarı,genel yayın yönetmeni,Türklerle Türkiyede yaşamayı şans olarak nitelendiren yurtsever geçinen birçok insandan yurtsever olan insan vurularak öldürüldü.Yıllarca aynı topraklarda beraber yaşadığımız insanımızı koruyamadık.Acımasızca eleştirip hedef gösterenlarin vicdanı rahatmı acaba?Son yazdığı yazıda güvercin tedirginliğinde yaşadığını yazmıştı ve T ürkiyeyi asla terketmek gibi bir düşüncesi olmadığını belirtmişti.Bu cinayetin kime ne yararı olacak....
Ruh halimin güvercin tedirginliği
Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum. Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri. Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti. Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim Ama hayret işte! Dava açılmıştı. Yine de iyimserliğimi kaybetmedim. O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı. Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu. Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke... Ama dönülmedi. Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi. Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi. Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı. “Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca. Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında. Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum. Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle. Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu. Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum. Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı. Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım. Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti. Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi. Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı. İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum: “Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.” Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk. “Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek. Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki? Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“Türk Devleti adına” İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım. Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu? Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil. Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor. Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde. Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi? Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu? Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu? Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu. Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı. Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular. Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü. (Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.) Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil. Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. “Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren. Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum. Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye. Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik. Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim... Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? “Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?” Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel... İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..? Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında... O noktada hep çaresiz kaldım. “Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım. İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı. Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı. “Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek İyi de, gidersek nereye gidecektik? Ermenistan’a mı? Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi? Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi. Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım? Rahat bana batardı! “Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi. Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık. Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915‘teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem. Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım. Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım? Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım. Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
Hrant Dink (19 Ocak 2007) AGOS Sayı: 564
|
Tarih: 00:07, 20/1/2007 |
Yorum (18) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
KİM KİME TECAVÜZ ETTİ
Bir kez daha saldırdılar. Bir kez daha yakmaya kalktılar. Üstelik bu kez çocukları da işin içine kattılar... Çocukları tam ateşin ortasına atıp… Kızgın şişlerde kavrulan en masum bedenlerin boyunlarına en iğrenç yalanlarını… Madrabazlıklarını… Kendi aşağılık suratlarını taktılar. Peki kim, nasıl verecek şimdi Aziz Nesin Vakfı ile ilgili ortaya saçılan yalanların… Utanmazlıkların… Karalama da ne ki, alçaklığın hesabını? Kim verecek kim? O provokasyonu yapan… Yaparken de çocuk falan dinlemeyen zebaniler mi? Tecavüz vardı, şöyle böyle olduydu raporlarını verdiği iddia edilenler mi? Belli oldu ki, onlar öyle bir rapor falan vermediler… Ama neden böyle bir rapor olmadığını söylemediler. Günlerce beklediler? Neden olmayan bir şeyin olmuş gibi kabullenilmesini izlediler Peki medya? Ellerinde hiçbir belge… Hiçbir kanıt olmadığı halde… Haberi olmuş gibi verdiler. Hani medyanın kuralları vardı? Hani 5 N bir K araştırılması yapılmayan haber haberden sayılmaz… Sayfalarda yazılmazdı! Birleri ateşi yaktı. Birleri ateşe benzi attı. Birleri yazdı. *** Ama bu kez tezgah çocuklar üzerinden yapılmıştı. Yani Azizi Nesin’in mirası çocuklarla birlikte ateşe atılmıştı. Çocuklar yakıldı. Vakfın kimliği en pis oyunla karalanmaya kalkışıldı. Çocukların adı tecavüzcüye çıkartıldı. Sonra çocuklar tutuklandı. Hapse atıldı. Hapiste dövüldüler. Sopadan, işkenceden geçirildiler. Şimdi raporlar açıklandı. Tecavüz falan yoktu. Çocuklar masumdu. Ama geride kocaman bir çamur kaldı. Ama hala en yetkilisi bile susuyor. Böyle bir provokasyon bir başka ülkede olsa en az bakan götürür. Ama iş işten geçtikten, çamur ortalığı kapladıktan… Çamurcular kendi çamurdan hedeflerine ulaştıktan sonra çocuktan sorunlu şahıs, yoktur böyle bir şey diyor. Peki ya Aziz Nesin; Neredeyse varlığını adadığı vakıf? Ve çocuklar? Dün bugün gelecek? Bu çamurların hesabını şimdi kim verecek?
Yücel Sarpdere'nin yazdıklarına katılmamak elde değil.İyi giden işleri baltalamakta üzerimize yok....
|
Tarih: 23:08, 16/1/2007 |
Yorum (10) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
aysberg
Bir Çinli bir bara girer ve orada Steven Spielberg’ü görür. Onun bir hayranı olduğu için yanına koşar ve ondan imzalı bir fotoğraf ister. Spielberg beklenmedik bir şekilde Çinli’yi tokatlar. Şaşkın Çinli sorar: - Neden böyle yaptınız? Spielberg, - Siz II. Dünya Savaşı’nda bizim Pearl Harbour limanını bombaladınız! Çin’li daha da şaşkın: - Ama onlar Japonlardı, ben ise Çinliyim! Spielberg, - Çinli, Japon, Koreli, Vietnamlı hepiniz aynısınız! Bunun üzerine Çinli de Spielberg’e bir tokat atar. Bu defa şaşkın Spielberg sorar: —- Peki sen beni niye tokatladın?? - Siz de Titanic’i batırdınız, Titanik’deki yolcular arasında benim atalarım vardı. - Manyak mısın! Titanik’i batıran bir ‘Aysberg’di. - Aysberg, Spielberg, Carlsberg, hepiniz aynısınız.
|
Tarih: 22:37, 13/1/2007 |
Yorum (10) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
NE OLURSA OLSUN SAVAŞIYORLAR
Server Tanilli'nin Ne Olursa Olsun Savaşıyorlar adlı kitabı kadın sorununun neresinde olduğumuzu irdeliyor.
Kadın sorunu, 'cinsel' bir ayrımcılığa dayanır; dünya çapındadır ve hep günceldir. nerede olursa olsun, erkeklerle kadınlar arasında derin bir eşitsizlik güdülür; çapı, ülkesine göre değişmek üzere, çalışma yaşamında, eğitimde, siyasal iktidarı paylaşmada... daha da vahim olanı, kadınların, yine toplumlara göre farklı, korkunç bir cinsel açlığın, bu arada dinmez bir şiddetin sultasında yaşamasıdır: aile içi şiddet, töre cinayetleri.. bu cinsel farklılığın, fizyolojik dayanakları var mı? Hayır, kadının doğasından değil, tarihten gelen bir durumdur bu itiliş.'Kadının doğası', 'ebedi kadın' diye bir şey yoktur; 'kadın olarak doğulmaz, kadın olunur'! öte yandan, kadınların tarihi, genel tarihten olduğu gibi erkeklerin tarihinden de ayırılmadan, her iki cinsin eşitliğine doğru ağır ağır yürümüş bir tarihtir.
Kitapta dünyada ve ülkemizde şidddete uğrayan kadınlar hakkında kadınların savaşımı anlatılmış.İlk çağlardan günümüze kadar yaşananlar ve kadınların savaşı.Bu yaşananlara rağmen kadın hala 2.sınıf ülkemizde.Böyle bir ortamda,Cumhuriyet Aydınlanmasının kadınların davasına açtığı ufukları,özelliklede Medeni Yasa Devrimi'ni her zaman savunmalıyız.Ne varki, yolları asıl açacak olan, kadınların bilinçlenmesi ve eylemi olacaktır.Ülkemizde de kadınlar,kadınlarımız,bu uğurda, ne olursa olsun savaşıyorlar...Okumanızı öneririm. ******> ******> |
Tarih: 01:01, 9/1/2007 |
Yorum (15) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Glittery texts by bigoo.ws
|